Ah bu darbeler bize neler çektirdiler (1) yazısını arkadaşına e-posta gönder

Adınız : Kimden : Kime :
Mesajınız :

Ah bu darbeler bize neler çektirdiler (1)13 Ağustos 2016, Cumartesi

Uzun bir zamandır sizlere yazamamanın derin teessürü içerisindeyim sevgili okurlarım. İnsanın yaşı ilerleyince elbette başka türlü şeylerle uğraşmaya mecbur oluyor. Kadere bakın sizlere yeniden seslenmeye başladığım günler, güzel ülkemin darbecilerle olan sınavına denk geliyor. 15 Temmuz’da bu ülkenin çok çektiği darbelerden birini daha az kalsın yaşıyorduk. Yüce Allah, bu toprakların şehitlerinin hürmetine bizi bu zillete uğramaktan korudu da, çok şükür bağımsızlığımızı muhafaza ediyoruz.

Bu şehirde ezelden de darbeler oldu sevgili okurlarım. 1960 ve 1980 senesinde ben Adapazarı’nda ikamet etmekteydim. O zamanlar ya çocuk ya da evlenme çağını aşmış zıpkın gibi bir Arnavut delikanlısı olarak hepsini gördüm. Tüm gördüklerim ben yaşarken oldu, hatta koptu tufan. Darbeleri, saldırıları, isyanları, hainleri, canileri, mürtetleri hep yaşarken gördüm. Çok şükür, rabbim bana 15 Temmuz gecesinde sokakta selam verdiğim, ekmek satın aldığım, ilaçlarımı paketleyen, böreğini saran, kaldırımımı temizleyen, sulu kirazları sokak sokak, kilo kilo bağıran halkın ta kendisinin kahramanlığını görmeyi nasip etti.

15 Temmuz akşamında keşke yaşım biraz daha genç olaydı da, 1960’da babam, 1980’de ise dayımın rüyasını gerçekleştirircesine elinde silahı ile “Darbe yaptık” diyen askerlerin karşısında dikilip vatanımı savunabilse idim. Ah sevgili okur kardeşlerim ah, bu yaşlılık başa bela. Evimden adım atamadım da, televizyonlardan izledim kahramanlarımızı. Yaşını başını almış bu ihtiyar Kemal Dedenizi nasıl ağlattınız bir bilseniz siz kahramanlar. Helal olsun size.

Dedim ya eski darbeleri hatırladım o gece diye. Durun sabırsız olmayın hepsini anlatacağım zaten ki yazma niyetim de zaten anlatmak.

1960 darbesinde küçük bir çocuktum. Hayal meyal hatırlasam da Demokrat Partililerin o günlerde nasıl bir panik yaşadığını hafızamda canlandırabiliyorum. Yenicami Sokağında oturan akrabamızın evinde ailecek gittiğimiz oturma merasimlerinde Yassıada Duruşmalarını onun öncesinde de sabık başvekil Ali Adnan Bey’in ve diğer bakanlar ile Reisi Cumhur Celal Bayar’ın haberlerini dinlediğimizi hatırlıyorum. Rahmetlik babam kulak kabartır, evin sahibi olan anne tarafından 2. göbek akrabalık bağı olan o amca ile kahvelerini fokurdatarak vah vah diye mırıldanıp yazık oldu diye sayıklardı.

Ben bir çocuk olarak, radyoda ajans saatleri dinleme merasimlerinde mütemadiyen oyun oynama çabasında olsam da, babamın da bir Menderesçi olduğunu şimdilerde anlayabiliyorum. 1970’lerin ortalarında kaybettiğim babamın, Menderes’in mitingleri için bazen şehir şehir gezdiğini de annemden çok sonraları işitecektim. Toprağı bol olsun kıymetli babacığımın. Şimdilerde daha bir net anlıyorum ki, darbeden sonraki o sıcak yaz günlerinde toplanıp haberleri dinlediğimiz o evde; babamın partili arkadaşları, Menderes’i seven şehir eşrafı, birkaç ekâbir takımından memur zevat, esnaf, öte beri satan tüccarlar hatta civar köylerde nam salan çiftçi ağalar oluyordu. Hep birlikte endişeli olarak dinleyip durdukları radyonun sesinin ucundan bir umut yakalamak için tetikte beklediklerini de şimdilerde daha iyi fark ediyor olsam da; o dönemde liderlerinin tutuklanıp iktidardan indirilmesi karşısında bir şey yapamıyor olmanın pişmanlık ve güçsüzlüğünü yaşadıklarını elbette bilmiyordum.

Darbeden sonra devam eden zamanlarda Menderes ve iki bakanının asılmasına kadar her şeyi ailecek o radyodan takip ettik. Menderes’in asıldığı gün babamın ağladığını hatırlıyorum. Evin arka odasında, yaktığı sigarasının dumanları içinde kaybolan siluetinin karanlığında bile parıldadığını gördüğüm bir halde, askerin idam ettirdiği başvekiline ağlıyordu babam. Bana sarılmış, alnımdan öpüp koynuna bastırarak korku ile sevmişti. Şimdilerde anladığım diğer şey ise, babamın ben ve anneme bir şey olur korkusu ile tüm gelişmeleri radyodan gizli gizli dinleyip, o dönemler pek ortalarda gözükmemesiydi.

Babamı toprağa 1970’lerin ortasında verdik. Ben askerden yeni dönmüştüm. Askerden dönünce şehir dışında tarım ilaçları satan bir firmada iş tutmuş, İç Anadolu Bölgesi’ni boylu boyunca dolaşarak satış yapıyordum. 1980 darbesinden önce Ankara’daki dayımda kalıyor, onunla saatlerce siyaset tartışıyordum. Esasen hayatıma kitapların girmesi de dayımdan gelen bir alışkanlıktır. 1980’de darbe olunca dayım 3-4 ay kadar ortalarda gözükmemiş, sonradan öğrendiğimize göre kaçmış en sonunda yakalanıp uzun süre gözaltında tutulmuş, demesine göre de oldukça ağır işkencelerden geçmişti. Hatırlıyorum eve döndükten sonra 2-3 yıl kendine gelememiş, işkence esnasında yaşadıkları kabuslarına girip uykularını haram ederek; psikolojik buhranlara gark olmuştu.

Böyle olaylar yaşayan bu topraklar için 15 Temmuz’un anlamı daha bir büyük oluyor işte. Darbe denen çağdışı zihniyete karşı direnen bu halk, 1960 ve 1980’in mağdurlarının sesi olarak; onların örgütlenemediği ve gerçekleştirmediği direnişi gerçekleştirmişlerdi.

15 Temmuz’da sokağa çıkanlar; benim babamın gizli gizli ağlamasına, dayımın işkence görmesine, Mehmet Amca’nın hapis yatmasına, seçilen mebusların görevlerinden alınmasına, muhtıralara, andıçlara, vesayete karşı yılların suskunluğunu sona erdiren insanlar oldu.

O gece saat 03.00 gibi Valiliğe giden küçük torunum, “Dede valiliği kurtardık” diye beni aradı. Gece yarısına doğru yanımdan fırlayıp gitmek isterken evvela kolundan tutup, ona izin vermeyerek biraz nasihat ettim. Başına bir iş gelmesinden korkuyordum. Aklımda 60 senesinde yaşananlar ve dayım geliyor, torunumu asker süngüsünden korumak istiyordum. Bizim kuşağımızın sahip olmadığı cesaret 22 yaşındaki pırlanta gibi delikanlının gözlerine sirayet etmişti. Tahmin ediyorum ki o gece sokakta olan herkesin gözlerinde böylesi bir cesaret nişanesi vardı. Dedim ya keşke ihtiyarlığıma söz geçirip sokaklarda olabilseydim ama olamadım. Neyse… Torunum “Valiliği kurtardık” dediğinde onun sözlerinde kuşaklar boyu yılgınlığa düşen, gücün karşısında varlığımızı korumaya çalışan bizlerin acısını çıkarırcasına vesayete başkaldıran gençliği, inancı, zaferi hissetmiştim.

Torunum ile konuştuktan sonra hainlerin insanları taradığını, üzerlerinden tanklarla geçtiğini televizyondan izliyordum. Bu ihtiyarı bile ağlattı o gençler. Aman yarabbi tankların önünde dikilen yavrucaklarla gurur duydum. Benim rahmetli hanım da olsa o da gurur duyar, pek bir güzel okuduğu Ayetel Kürsi’yi ruhlarına armağan ederdi. Onun yerine ben ettim, dedim Allah’ım şehit eyle onları…

Benim hanım demişken rahmetlik, ezelden beri bu ağlak imamı sevmez, bu derdi bu, “Bu haindir.” Daha 90’ların sonunda iken bu lakırdıları sayıklamaya başlamıştı. Ben ilk başlarda hanımımdır diyerek susmuş, görünürde okullar açıp insanlara yardım eden bir adamın neden böylesi eleştirildiğine anlam veremediğimi söylemeyi ertelerdim. Ah meğer bu adam bizim rahmetlinin zannettiğinden de hainmiş.

2000’lerin ikinci ya da üçüncü yılıydı. Yaşlılık işte belki dördüncü senesi olabilir; bir olay yaşamıştım ki, hanıma o zaman hak vermeye başlamıştım.  Soğuk bir Aralık akşamıydı. Genç bir talebe telefonla benden randevu almış, özel bir konu hakkında fikir almak istemişti…

(Devamı Pazartesi)