Yanık-Arifiye arasında mahzun kaldı istasyonlar3 Aralık 2017, Pazar

Buharlı Tren; Maşukiye’den gelip durduğu “Yanık İstasyonu” ile Sakarya topraklarına girmiş olurdu. Ardından “Kurtköy”, “Kırkpınar”. Yanık’ta elma, erik, kavun satanları alırdı, vagonlarına. Kurtköy’de at yarışlarına gelenleri inerken Kırkpınar’da pişmaniyeciler, sucular ve cam şişelerde ayran satan ayrancılar binerdi

Ne rivayetler çıkmıştı, ilk kez geldiği günlerde. "Tren gelecekmiş. Gözünü bir açacaksın tren gelecek, gözünü bir kapayıp açacaksın treni göremeyeceksin”. Trenin hızı o yıllarda böyle anlatılıyordu.
Kimileri yavrusunu alıp, besleyip büyütecek oluyordu. Kimileri de önündeki kocaman fara vurgundu. "Kurban olduğuma benziyorsun" deyip farını öpmek istiyordu. Cumhuriyet' in ilk yılları, demiryollarının geliştiği yıllardı.  Makine yoktu. Kazmalı, kürekli, balyozlu, tokmaklı çalışıldı. Yollar sabırla uzadı.
Uzadı, uzadı. Tüm yurdu sardı. İş kazalarında yaralananlar, ölenler oldu. Demiryolları ekmek teknemiz, iş kapımız oldu. Yöremiz insanlarının büyük çoğunluğu çiftçilik kimliğinden sonra işçi oldu. Trene, tren yollarına türküler yakıldı. Bazen alıp götürür, bazen gurbettekileri getirir, hasretleri bitirirdi.

"Tren gelir, hoş gelir" deyip halaylar çektik. "Kara tren yol alıyor" deyip derin bir ah çektik. 
Yaşamımızın bir parçası, ekmeğimiz, aşımız, iş kapımız, umudumuzdu. Demiryollarına gerekli önem verilmeyince, sürekli rötarlar fıkra konusu oldu.  Bir defasında Sapanca’da tren beklerken “Pişmaniyeci Nizam” gelmişti yanıma. “Pişmaniyeci Ahmet”I, “Voleybolcu Murat’ı, “Erdal Ağbi” ’yi, “Pişkin Kemal”I ve diğerlerini anlattı. Sonra hiç alakası olmayanı anlatmaya başlamıştı, ben ona bir şey sormadan. “İstasyonda treni bekleyen turist, tren gelince bozuk Türkçesi ile bekleme salonundaki Türk'e sorar; “Saat kaç?”, “Beş buçuk”, “Türkiye'de trenler vaktinde gelmez derlerdi. Ne kadar ayıp! Böyle de kötülemek olmaz ki, tam vaktinde geldi”, “Sen öyle san bu dün bu zamanki tren”.

Demiryolları bu hali ile çok istasyonda ömrünü bitirdi. Çağın güzellikleri gelemedi o istasyonlara, otomatik lambalar, bilgisayarlar, yazıcılar, karton olmayan biletlerle tanışamadı istasyonlarımız. Teknoloji buralara hiç girmedi. Karayolları ile rekabet edemedi, savaşı kaybetti. Girdiği bu savaşla yolcu taşımacılığındaki ömrünü de bitirdi. Tren hele ki kara tren İzmit’ten çıkıp Köseköy’ü, Sarımeşe’yi, Büyükderbent’i geçtikten sonra Maşukiye’ye geldi mi, bitirmiş olurdu, Kocaeli’nin topraklarındaki istasyonları.  Sonra peşi sıra Yanık İstasyonu ile Sakarya topraklarına girmiş olurdu. Ardından Kurtköy, Kırkpınar gelir. Yanık’ta elma, erik, kavun satanları alırdı, vagonlarına. Binmeyen satıcı kalmazdı Kurtköy’de “at yarışlarına gelenleri” indirirken tren; pişmaniyeciler, sucular ve şişelerde “ayran satan ayrancılar” binerdi. O yıllarda gazoz lükstü, meyve suyu ulaşılmaz mükemmellikti. Kırkpınar’da elmalar kırmızılaşır, kirazlar beyazlaşır erikler kastarca olurdu. İstasyonlar cıvıl-cıvıldı. Yolcular, onları yollayanlar, uzaktaki hasretlerini bekleyenler, umutlular, bir umutla gurbete gidenler, personel, onların çocukları, bahçeleri, tavukları... Neleri yoktu ki? 

Anadolu Ekspresi, Toros Ekspresi, Kurtalan Ekspresi ve Boğaziçi Ekspresi durmadan yapamazdı, Kırkpınar’da. Bazen Kurtköy’de kimi defada Yanık’ta birkaç dakika durur su alırdı, makinistler. Adapazarı’na gelen trenler Haydarpaşa’dan gelirken Bostancı’yı, Kartal’ı, Pendik’i, Gebze’yi, Yarımca’yı, Derince’ yi ve İzmit’i yorgun hallerde geçer gelirdi. Gelirdi Sapanca İstasyonu’na batı makastan geçerek girerdi. Sonra evet sonar satıcıların sesi gelirdi; ekmek, yumurta, yeşil soğan... Çocuklar şişelerle su satarlardı. Bahçelerde çeşmeler canlı akardı, kamelyaları bile vardı.  Görür- görür imrenirdik. Hep oturasımız gelirdi, kamelyalarında, bahçelerinde. Kastarca erik, beyaz kiraz, yeşil-kırmızı elmalarını yemek isterdik, ıhlamurlarından toplamak, gölünde yüzmek isterdik. Yüzevler’de ismi kadar ev vardı. İstasyonunda bekleyenler bir elin parmakları kadar dahi olamamıştı ama Adapazarı trenlerinin hepsi dururdu, Yüzevler’de. Yüzevler’den Sapanca Gölü daha açık ve engelsiz manzarası ile izlenir, yüzenler varsa kuşlar konmuşsa daha net görünürdü.  Trenin kalkışı ile fren yapması bir olurdu Uzunkum’a geldiğinde. Uzunkum’da tünel vardı, istasyondan hemen sonar. Karanlık olurdu, tavanından sular akardı, trenin kömür kurumları camdan bakarken yüzümüzü, üstümüzü simsiyah yapardı. Annemizden babamızdan azar işitirdik ama nafile bir sonraki tren seyahatimizde bile sanki inadına yapardık, aynı şeyi.

Peki ya şimdi? Kapılar, pencereler kırılmış, yerlerine taş duvarlar örülmüş. Çatı ve duvarları dökülüyor güzelim binaların. Yanık İstasyonu, Kurtköy İstasyonu, Kırkpınar İstasyonu, Yüzevler İstasyonu ve Uzunkum İstasyonu hep dökülüyor. Sağı-solu çökmüş, camları kırılmış. Bilet satılan yerleri yıkılmış, kiminin metalleri hala ayakta durmaya çalışır durumda. Dağlardan onca emekle getirilen buz gibi sular hapsolmuş işe yarayacağı günleri bekliyor. Buralar benim çocukluğumun, gençliğimin istasyonları olamaz. Sanki savaş sonrası yanıp yıkılmış. Yeşilim bahçelerde ağaçların kendileri yok. Kökleri çürüyüp yok olmuş. Ne yazık ki Kara trenle birlikte istasyonlarımız da öldü. "Kırkpınar’da indim trenden, Susamıştım bir su içtim pınardan" Kaç istasyon kaldı; kitaplara konu olacak, adına türkü yakılacak. İstasyonlar mahzun, istasyonlar perişan. “İstasyonlarla birlikte bir kültürde yok oluyor”.  Ayakta kalmış köhne birkaç bina var, onlarda çok değil kısa bir süre sonra yıkılacak.

Kömürlü trenle nostalji turlar düzenleyenler var. Ama neye yarar? Onca reklamlarla, masraflarla yapacağınız turlar, bir zamanlar hayatın gerçeği idi. “İstasyonlar mahzun, istasyonlar ağlıyor”. Bir zaman sonra ağlayacak halleri de kalmayacak. “Tamamen yok olacaklar ve o zaman vakit çok geç olacak”.