HUZURUN TEMİNATI yazısını arkadaşına e-posta gönder

Adınız : Kimden : Kime :
Mesajınız :

HUZURUN TEMİNATI8 Temmuz 2018, Pazar

Hayattaki belki de en büyük zenginlik birilerine ya da bir şeye güvenebilmek aslında. eşine, ailene, dostuna, komşuna bazen konumuna, parana  güvenmek rahatlatır bizleri. İnsanoğlunun varlığından bu yana ihtiyaç duyduğu duygudur güvenmek. Hz. Adem cennette iblis in sözüne güvenip büyük bir hata yapmış olsa da Rabbinin merhametine olan güvenle o kadar çok tövbe etti ki cennet kapıları ona yeniden açıldı. Peygamberlerin en belirgin özelliklerinin güvenilir olmaları olduğunu biliyoruz peygamber efendimiz Hz. Muhammed (a.s ) halk arasında el-emin olarak tanınır en özel eşyalar ve sırlar hep onda toplanırdı. Peygamberliğini ilan ettikten sonra ise Muhammed yalan söylemez nidalarıyla karşılandı. Çünkü güvenmek korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusudur. Günlük yaşamımızı sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz temel değerdir. Mesela ilk kez gittiğimiz ve kimseyi tanımadığımız insanların olduğu bir ortamda kendimizi yalnız ve tedirgin hissederiz. Birilerinin yanımıza gelmesi ve sohbet etmemizle bu tedirginlik yavaşça terk eder bedenimizi. Çünkü iletişim güven duygusunun oluşumunda en önemli araçlardan biridir.

Uzun bir tatile çıkacağımız zaman en güvendiğimiz komşumuza anahtarımızı bırakırız. Bu olabilecek olumsuzlukları ortadan kaldırdığı için güven içinde tatilimizi yapmamızı sağlar. Güven aslında aklımızı kalbimizi kısacası bizi rahatlatır.

Eşler arasındaki güveni de atlamamak gerekiyor. Sadakat olarak ifade edebileceğimiz bu güven huzurla nefes almamızın teminatı gibi. Son zamanlarda artan boşanma davalarının temelinde eşler arası sadakatsizlik yatmaktadır. Güvenin bittiği yerde bu duygunun yerini sorgulama ve öfke alır. Aslında ne güzeldir eşin elini tutup hoş sohbetler edebilmek, ona güvenmenin verdiği huzurla gelecek planları yapabilmek. Okuduğum bir hikaye bahsettiğim bu konuyu çok güzel işlemiş. Sizlerle de paylaşmak istiyorum:

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bir sempati ile izlediler. Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü.

Öfke... Kızgınlık... Kendine acıma...

Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark idi. Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susan’ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen fark etmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi. Kocası ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince yıkılmış ve kendi kendine bir söz vermişti. Asla karısını yalnız bırakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi.

Günler geçiyordu. Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdiği kocasına yük olduğunu düşünüyordu. Eşinin bu içine kapanık, karamsar hali kocasını çok üzüyordu. Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu, karısı günden güne kendi içine kapanık dünyasında kayboluyordu.

Bütün gün düşündü kocası, nasıl yardım edebilirim güzeller güzeli eşime diye.  Birden aklına eşinin eski işi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi.

Sonunda Susan’ı işine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama şimdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendi işi tam aksi yönde olduğu halde.

İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, "Görmüyorum, artık hiçbir işe yaramam" diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini fark etti. Başkasına bağımlı yaşamanın Susan’ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki.. Ne yapabilirdi?..

"Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı. "Nasıl yaparım? Görmüyor musun ben körüm! Nerede olduğumu nereden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun."

Duydukları Mark’ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu.

"Her sabah ve akşam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu."

Tam iki hafta Mark, Susan’ın otobüsünün arkasından gitti. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı. Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi. Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı. Gözleri yaşla doluydu Susan’ın. Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki.. Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.

"görüşürüz" dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi, Salı, Çarşamba... Her gün mükemmel geçti Susan için. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu. Başarıyordu. Tek başına başarıyordu. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.

- "Sizi kıskanıyorum bayan" dedi, şoför.

Susan kendisine söylenip söylenmediğini anlayamadan, "neden?" diye sordu. Şoför,

-"Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir subay otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor, otobüsten indikten sonra yeşil ışıkta yolun karsısına geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan." dedi.

Mutluluk göz yaşları Susan’ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı. Mark’ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki. Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü…