Yüreğimiz buruk7 Aralık 2019, Cumartesi

5 Aralık Kadın Hakları Günü.  Aynı zamanda Atatürk’ün devrimlerinden biz kadınlar için en önemli olanı. Yani kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanındığı en anlamlı, en özel ve en muhteşem gün.

Dünyada Kadın Hakları Günü, ilk kez 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin yayınlanmasıyla tanındı. Bu, insanlık tarihindeki ilk kadın hakları bildirgesi olarak biliniyor. Fransız Devrimi sırasında Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin yayınlayan ve sonra da yayınladığı bir yazının kralcı görülmesi nedeniyle de idam edilen Olympe de Gouges kadınların seçme hakkı için mücadele veren ilk modern savunucudur. Kadınlar ilk olarak 1776 yılında Amerika’nın New Jersey eyaletinde seçme hakkını elde ettiler; ancak bu hak 1807 yılında geri alındı. Güney Pasifik’te bir adada İngiliz kolonisi Pitcairn’de ilk olarak 1838 yılında kalıcı kadın hakları elde edildi.

Ülkemizde ise; yaptıkları ile bizlere her zaman gurur kaynağı olan hayatımızda çok özel anlamlar ifade eden Türk Kadınlarına 5 Aralık 1934 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından seçme seçilme hakkı verildi. Bu özel gün Türkiye ve Dünya'da Dünya Kadın Hakları Günü olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Ama şu özel günlerde bile biz kadınların yüreğinin bir köşesi buruk. Düşünürsek kadın hakkını gerçekten alabiliyor mu? Ülkemizde ve dünyada, özellikle son yıllarda daha da artan ‘kadına şiddet’ durumu söz konusu. Bu konu, günlerin, haftaların, yılların konusu. Hatta çözüm bulunamayan, engel olunamayan, artışı durdurulamayan bir şey…

Kadınların eğitimden yoksun bırakılarak eve mahkum edildiği, ekonomik faaliyetinin yasal ve geleneksel birçok engelle kısıtlandığı, çalışma yaşamında bin bir haksızlık ve ayrımcılıkla karşılaştığı, toplumun en fakir kısmını oluşturduğu ve kendi kaderine terk edildiği koşullarda, şiddetin ilk hedefi en korumasız ve zayıf kesimi biz kadınlarız!

Kadına yönelik şiddetin bildik hüzünlü öyküleri, geleneksel kabuller, toplumun ve devletin duyarsızlığı ile büyüyor. Şiddet yalnızca bedenlere zarar vermiyor, kadınların öz saygısını, hak arama arzusunu zayıflatıyor ya da yok ediyor.

Diğer yandan; şiddete uğrayan kadının ne yaptığı, ne söylediği ya da nasıl giyindiği sorgulanıyor. Fiziksel, sözel ve cinsel şiddete uğrayan kadınların bunu hakkedip hakketmediği tartışılıyor; kurbanlar suçlanıyor, suçlular "mağdur" ilan ediliyor. Şiddet, dinsel-geleneksel önyargılarla, cinsiyet ayrımcı politikalarla ve yasalar eliyle meşrulaştırılıyor.

Dünyada kadına yönelik şiddet, özellikle ekonomik, siyasal ve etnik sorunlarla iç içe geçerek artmaktadır.

İşte bu yüzden yüreğimizin bir kenarı hep buruk…