Dalak Suyu hatrına Şehren'e kazı şart gibi25 Ocak 2020, Cumartesi

 Geyve’nin Şehren Köyü’ne 2006 yılı Ramazan ayında yaptığım geziyi ve bunu defalarca yazdığımı bilirsiniz. Bir hayli ilgi görmüş ve beğeni kazanmıştı. O yazıda “Şehren; organik ürün cenneti”.... Sonra dağlara yöneldik; Dalak Suyu’na gittik. Dalak Suyu, antik çağlardan belki de İpek Yolu’ndan ya da Baharat Yolu'na yönlenenlere yol alıp geçenlere “hararet kesici” olmanın soğukluğu ve nefisliği tadında özgürce akmakta ve depolanarak yeni insanlara tat olmak arzusunda. El atılmalı, hak ettiği değerine kavuşturulmalı. Çevresi “tam bir mesire alanı”. Görseniz tercihiniz olur; mangal keyfiniz için.... " diye yazmıştım. Bugün bu konuyu daha can alıcı bir başlıkla tekrar kaleme alıyorum. Buyurun efendim... Huzurunuzda Şehren Köyü ve çevresi..

Kadın Terzisi Katyana Frenk Mezarlığı’nda mı?                                  

Geçenlerde gazetelerden kestiğim kupürlerden biri geçti elime. 20.08.2015 tarihli Karar Gazetesi’nden kesmişim inceleme-haberi. İnceleme haberin başlığı “Osmanlı'da ilk kadın terzileri ve ilk modacılar”.. Bana ilginç gelen bir yanı olmuş ki; kesmişim. O haberde şöyle bir bölüm var. “...Paris ve Londra’dan esen moda rüzgârları, şehrin özellikle Pera civarındaki Avrupai bölgesine yerleşmiş olan yabancı asıllı ve azınlık terzileri kanalıyla İstanbul’a ulaştığından, Osmanlı hanımları da bunları tercih etmekteydi. Yirminci yüzyıla girilirken, İstanbul’da çalışan kadın terzilerinin tamamı Hıristiyan veya Musevi kökenli olan bu ‘Frenk Terzileri’nden oluşmaktaydı. Abdülhamid devrinde Rum ve Ermeni cemaatlerinin kızlar için açtıkları sanat okulları kısa zamanda sonuç vermişti; bu okullardan çıkan terzi kızlar, İstanbul’u kısa zamanda İslam dünyasının kadın moda merkezi haline getirdi. Şam’dan getirilen ipekli kumaşlar İstanbul’da açılan terzihane ve atölyelerde elbise olarak dikiliyor ve özellikle İslam âleminin kadın giyim kuşam modasında İstanbul büyük ün yapmaya başlıyordu. Avrupalı kadınlar bile bu modanın etkisi altında kalmaya başlamışlardı.‘Modistra’ adı da verilen bu ‘Frenk terzileri,’ İstanbul’un moda piyasasına kayıtsız şartsız hâkimdi. Özetle, İstanbul’da özellikle yüksek tabakadan gelen kadın müşterilere hitap eden bir terzi sektörü vardı ve bu sektör tamamı yabancı asıllı veya azınlıklara mensup olan Hrisanti, Zoveiçe, Katyana, Kleante gibi ‘Frenk Terzileri’nin kontrolündeydi. Tabi geldikleri gibi de ülkemizde kaldılar ve öldüler de. Müslüman Türk terzilere gelince, çeşitli dönemlerde Osmanlı kadın dergileri etrafında gelişmiş üç ‘İslam terzihanesi’ girişiminden bahsedebiliriz. Hanımlara Mahsus Gazete’nin Terzihanesi (1895), Şişli’de Kız Sokağı’nda18 Numerolu Hane (1901) ve Kadınlar Dünyası Dergisi’nin Terzi Evi (1913). 1913 yılında Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nden ayrılan Behire Hakkı Hanım, Divan-ı Umumiye civarında, Çifte saraylar Caddesi, Numero 21’de bir Biçki Yurdu terzihanesini kurdu. Yalnızca Biçki Yurdu’na gelen siparişleri dikmekle yetinmeyip, kendisine başvuran kadınlara biçki ve dikiş öğretmeye de başladı. İkinci yılında 60 öğrenci almayı planlayan Biçki Yurdu, bir aralık Kadıköy ve Üsküdar’da şubeler açabilecek kadar başarı kazanmıştı. Biçki Yurdu’nun kurucusu Behire Hakkı Hanım da başarılarından dolayı Sanayi Madalyası ve Maarif Nişanı ile ödüllendirilmişti. Türk Kadınları Biçki Yurdu, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçilirken varlığını sürdürmeyi başarmış, 1930’lu yılların ortalarına kadar da kapsamlı faaliyetlerini devam ettirmiştir…” İnceleme haber bu şekilde uzayıp gitmekte. Ölenlerin hepsinin de aynı mezarlığa aynı şehirde defnedilmediği de düz mantıkla doğru bir düşünce. Ne yani Frenk Kadın Terzisi Katyana Geyve Şehren'de yaşayan bir Modernleşme meraklısı Frenk kadının isteği için gelmiş burada hastalık nedeniyle ölmüş Dalak Suyu yakınlarında bulunan Frenk Mezarlığına gömülmüş olamaz mı? Tarih bunu yazmıyor diye tahmini de mi yasak?..

Ha Frenk, Ha Frank gelmişler ya Geyve'ye

Aynı türden bir yazıyı da bu defa Sabah Gazetesi’nde okuduğum ve kestiğim olmuştu. Köşe Yazarı Emre Aköz, 6 Şubat 2011 tarihinde “Frenk kime denir?” başlıklı bir Pazar yazısında “… Arkadaşlar! "Frenk" kelimesinin kökeninde bir Cermen boyu olan ve istilalar sonucunda bugün Fransa dediğimiz ülkeye adını veren Frankların olduğu doğrudur. Ancak İslam coğrafyasında bu kelime "Avrupalı" anlamında kullanılmıştır ki ben de bunu "Batı âlemi", "Batı kültürü", "Batıdaki yaşam biçimi" yerine kullanıyorum. Tabii böyle deyince, işin içine ABD ve Kanadayı da katmış oluyorum. Kavramı çok mu genişlettim? Sanmam çünkü 'Frenk'in, duruma göre, "Gayrimüslim" demek olduğunu da biliyoruz. Örneğin bir zamanlar İzmir'de Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, İtalyanların, Fransızların yaşadığı bölgeye "Frenk Mahallesi" denirdi. İçinde "Frenk" kelimesi geçen birçok isim bulunur dilimizde: Frenküzümü, frenkinciri, frenkçileği gibi... Ayrıca "Tatlısu Frengi" diye, artık kullanma imkânı pek kalmamış olan, hoş bir terim vardır. Aslen Avrupalı olamasa da, Avrupalı gibi davranıp, Avrupalı gibi konuşarak hava atan gayrimüslimlere, (bilhassa Rumlara) Osmanlı Müslümanları, "Tatlısu Frengi" demişti…” diye son buluyordu yazı.  Hoş bir yazı idi ve bu yazıda benim arşivimde yerini alan yazılardan olmuştu.  Benim buraya yazacağım şey ha Frenk, ha Frank olmaktan çok gelip Geyve'de yerleşmesi ve burada mezarlık kuracak kadar yaşamış olmaları.

Plesenk olmuş dilimize, Frenkli isim-tamlamalar bizler farkına varmadan

Bir de atasözümüz var, tabi, hemen hatırlayıp burada kaleme aldığım “Asılırsan Frenk sicimi ile asıl” diye şekillenip günümüze kadar taşına gelen. Tabii bu arada Adana’nın ‘Cennet meyvesi’, Ege ve Akdeniz bölgelerinin ise Mısır inciri de var. Yerel adı ile Dikenli incir yani Frenk İncirini unutmuş değilim hani-yani.  Halk arasında birçok isimle anılmasının yanı sıra vücuda sağladığı faydalarıyla da dikkat çekiyor. Hint inciri, Frenk inciri, Mısır inciri, Babutsa, Kilis inciri, Pabuç inciri, Kaynanadili, Kürek Yemişi gibi yöresel isimlerle de anılan dikenli incirin tam bir şifa kaynağı diyebiliriz.

Frenk Mukallitliği ve "Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgul oluyorsun?"...

Osmanlı Tarihi'nin altın çağı kabul edilen Kanuni Sultan Süleyman Devri'nde yaşamış  Pargalı İbrahim Paşa,  çeşitli kaynaklarda Frenk, Pargalı, Makbul ve Maktul İbrahim Paşa isimleri ile anılmakta olduğunu atlamamak gerekir elbette. Hemen burada yazmamız gereken bir Frenklik bahsi vardır ki; oldukça önemli bir olayın başlangıcı kabul edilir. İskilipli Atıf Hoca 1340, (12 Temmuz 1924) tarihinde "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı bir risale yazmıştı. Diğer kitaplarında yaptığı gibi, kitabı yayınlamadan önce Maarif Vekâletinden yazılı izin aldı. Hatta yaptığı faydalı çalışma dolayısıyla takdirkâr bir yazı aldı. Sonrası hepimizce bilinen oldukça önemli bir tarih olayıdır. Atıf Hoca şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel…yayınladığı eserinde körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Atıf Efendi bu eserinde; Avrupa'nın ilim ve fennini almanın caiz¸ hatta lüzumlu bulunup¸ bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu¸ kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşun alâmeti. Bunun ise müstakil bir şahsiyet inşa eden İslâm düşüncesine zıt düştüğünü Resul-i Ekrem'in  "Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır." hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyordu.  Sonuçta da şu hükmü veriyordu: "Bir Müslüman simge ve alamet-i küfür sayılan bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şerhan (dinen) memnudur (yasaktır.)" 1 Kasım 1925'te kabul edilen Şapka Kanunu Anadolu'da yer-yer protestolara sebep olunca¸ Şapka olaylarında etkili olduğu gerekçesi ile "Frenk Mukallitliği ve Şapka"  kitabı toplatıldı ve yazarı hakkında inceleme başlatıldı. Hâlbuki¸ müellif bu eseri Şapka Kanunundan evvel neşretmişti. 7 Aralık 1925'te tutuklandı. Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından Giresun'a gönderildi. Buradaki mahkemede suçsuz olduğu anlaşılıp beraatına karar verilmesine rağmen¸ İstanbul'a getirildiğinde salınmadı. Necip Fazıl'ın naklettiği bir hadise de Atıf efendi'nin mahkemeden bir gün evvel müdafaasını yazarken¸ birden dalıp rüyasında Rasûlullah'ı (s.a.v) görmesi¸ Kâinatın Efendisinin;  "Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgul oluyorsun?" buyurması üzerine¸ yazdığı müdafaasını yırtması hadisesidir. 4 Şubat 1926 Perşembe… Sabahın ilk saatleri… Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan çarşısı… Metin bir şekilde¸ dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf Efendi kelime-i şahadetle bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve Kuran’da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şahadet kapısını çalıyordu. Burada uzun-uzun bu olayı ve sonuçlarını anlatmak bugünkü yazımızın konusunu bir anda devre dışında bırakır. Gelelim esas konumuza.

Tamam da İrfan kim bu Frenkler? denilen insanlar

Frenk Terzileri, Frenk Üzümü, Tatlısu Frengi, Frenk Mahallesi, Frenk Çileği, Frenk Pargalı İbrahim, Frenk Mukallitliği ve Frenk Sicimi var ola dursun bizim Sakarya’mızın da “Frenk Mezarlığı” var; hani-yani.Tamam da İrfan kim bu Frenkler? denilen insanlar. O zaman şimdi gelin isterseniz Frenkleri anlatalım sizlere. Frenkler için yazılı kaynaklarda şu ifadeler bulunuyor. “M.S. 476 yılında Roma İmparatorluğu’nun kalıntılarından doğan, Batı Avrupa’nın hâkimi insanlardı. Hükümdarları Clovis, Almanlarla yaptığı savaşlarda ülkesinin topraklarını Ren Nehri civarına kadar genişletmişti ve 540 yılına gelindiğinde Frenkler, Eski Roma Gaul bölgesinin neredeyse tamamına hükmediyorlardı. (Fransa, ismini Frenklerden almaktadır) İlk Frenk hükümdar ailesi, adını Clovis’in büyük babası Merovaeus’tan alan Merovingian hanedanıdır. Clovis Hıristiyanlığı seçmiş ve Paris’i başkent yapmıştır. Frenklerin çoğu asilzadeler tarafından yönetilen topraklarda yaşayan köylülerdi. Çiftçilik yaparak mahsul yetiştirirler ve aynı zamanda efendileri savaşa gittiğinde onun için savaşırlardı. Frenk arazi mülkiyeti sistemi, Avrupa’daki feodal sistemin başlangıcıydı. Charlemagne, 768 ve 814 yılları arasındaki Frenk kralıydı ve çok büyük bir imparatorluk kurdu. 800 yılının Noel’inde Papa Charlemagne’i Kutsal Roma İmparatoru sıfatıyla taçlandırdı. Charlemagne’in ölümünden sonra Frenk İmparatorluğu parçalanmaya başladı. Frenk Kralı Charlemagne, okuması ve yazması insanlar için daha kolay olan Karolinyan yazısı adlı yazının kullanımını başlattı.” Frenklerin kronolojik geçmişlerinde ve imparatorluk haritalarında kesinlikle Anadolu yok! Ama bunu yazarken de şu acabaların içinde ikilemde kalmıyor değilim hani-yani. Nedir bu acabalar. Yazalım isterseniz. Sanal dünyada “Frenk” tanımı şöyle yapılmakta. “6.yüzyılda Galya’yı fetheden Cermen halkından kişi”. Özel ad olduğu belirtilen kelimenin ikinci anlamında da “Akdeniz ülkelerinde ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupalı, özellikle de Fransız “anlamında kullanılmıştır.

Şehren, Hisarlık ve Köprücek; tarihin “İpek Yolu Köyleri” olsa gerek

Sözün özü Frenklerin yasadığı bölge olması gerek. Yanı başında bulunan “Frenk Mezarlığı” buna işaret. Günhoşlar, Şehren, Hisarlık ve Köprücek; tarihin “İpek Yolu Köyleri” olsa gerek. Arkeolojik kazı yapılmalı, toprağın altı; taşınmadan doğallığında “yerinde bırakılmalı”. Köyün meydanında “Bizans’tan kalma lahit mezarlar su deposu olarak kullanılmakta”. Gelen-giden olmuş ama sonuç “sıfıra-sıfır elde var sıfır” hesabı.” Diyerek yazmıştım. Sakarya Yenihaber’de çıkan bu yazıyı   Arkadaşım, Dostum, Kardeşim ve genç yaşta hayata veda eden Merhum Erdinç Tuna beğenerek sitesinden yayınlamıştı. Geçen gün açtım baktım bu yazı 2 bin 204 kişi tarafından okunmuş.

Günhoşlar’da Dürüp Çeşmesi... Üzerinde duruyorum… Sonuç mu son derece merak dolu

Bu derece okunduğunu gördüğümden bu yazıyı kaleme aldım. Devamı olsun diye. Hem de “acabalar olur mu” diyerek… Bütün bunların ışığında sonradan Gündüzler Köyü’ne oradan da Günhoşlar’a geçmiştim. Günhoşlar Köyü Kadılar Mahallesi’ne araç ile geçmiştim. Bu geçiş sırasında yanımda Dr. Bayhan Usta’da vardı ve Günhoşlar’dan Dürüp Çeşmesi’ni, geçip Karaçam Tepesi devamı ile giderken sağda gördüğümüz mezarlık “Frenk Mezarlığı”.... Yerel halk bunu öyle söylemiştir. Şimdi Frenk eğer Fransız ise ya da Cermen halkından ise Alman oluyor. Haçlı Seferleri’ni bilirsiniz dört tanedir ve birincisinin de özellikle ikincisinin de geçiş güzergâhında İznik ve çevresi köyler yer almaktadır. İznik dediğimize bakmayın bulunduğumuz coğrafyanın 1204-1261 yılları arasında “İznik Rum İmparatorluğu” sınırları dâhilinde olduğunu unutmayın… Fransızların ve Almanların 1147-1148 İkinci Haçlı Seferi sırasında bölgeden geçmeleri ve bu bölgede çeşitli nedenlerle ölen Haçlı Ordusu mensuplarının gömüldüğü mezarlık olma ihtimali kuvvetlidir. Böyle bir adlandırmanın yapılmasının başka bir nedeni ne olabilir ki? Araştırılacak bir konu… Üzerinde duruyorum… Sonuç mu son derece merak dolu gibi geliyor.