Rasyonalizasyon ve de...
Rasyonalizasyon ve de İmam-ı Azam zuhuratı
Aklileştirme, her şeyi akılla izah eden, her şeyin akılla kavranabileceğini kabul eden görüş; akılcılık, fikircilik, aklî, ölçülü, hesaplı, rasyonalizmi benimseyen kimse, akılcı, rasyonalizmle ilgili, sade ve de fehmedilebilecek bir girizgâhtan sonra nasıl olsa deneme tadında kalem sürtme muvacehesinde gerek ansiklopedik ve gerekse derinlemesine bilgilendirme faslına gerek duyulmaksızın meramımızı ifadeye gayret edelim.
Mamafih bütün değerlendirmelerin kendi hemcinsi, zamanı, zemini ve de ehemmiyeti çerçevesinde yapılması gerektiğini, aksi takdirde birçok yanlışa davetiye çıkarılacağı kaçınılmazdır. Filhakika bu serencam üzere rasyonalizasyon ve de rasyonalizm tespitlerinde bulunulurken elmayla armudun, akla karanın veyahut da akın süfli mefhumu muhalifini aynı kefeye koyma alışkanlığından vazgeçemeyeceksek bu usul bizi yanlış adrese götürür. Rasyonalizm argümanlarının hassaten batı ve daha ileri götürüldüğünde de doğu menşeli olduğunu ve hatta insanoğlunun neşet nokta-i nazara alarak da eski dünya tabir edilen Mezopotamya her an Mısır ekolü, sonra Yunan ve de özetle doğu batı ekolleri olarak telakki edilse de felsefe tarihi orijin itibariyle ne tababetten ne de teolojik zeminden azade olamayıp haddizatında meseleye parçayla bütün zaviyesinden nazar eylendiğinde de ilmin bir bütün olduğu, ancak zamanla ünitelenerek disipliner ayrışmalar kesbettiği tartışılamaz.
Bu tespiti koyduktan sonra esas akıl veyahut da mahza akıl faaliyetinin kainattaki ilk eylemini şüphesiz ki Cenabı Hak ile şeytan arasında geçen meşhur tartışma ve de kamplaşmakla başladığını kabul edersek haddizatında ilk filozofun ve de hamaliyesinin maliki tartışmasız olarak şeytanı laindir. Çünkü Yüce Çalap ona topraktan yaratılan Adem'e secde et emri mucibini zül addedip ben ateşten yaratıldım, ondan üstünüm diyerek ilk beyin jimnastiğini gerçekleştirmiş, neticeten aklının kadrine görünürde kendisini haklı ve de akıllı da telakki etmiş olsa belasını aklının yüzünden görmüştür, bizleri de beraberinde yakmıştır. İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Bunlar sadece şeytana tapan marjinal bir grup dışında bütün din ve de inanç disiplinleri tarafından disipliner akidelerden müteşekkildir. Peki ya problem işin neresindedir diye soracak olursak çok kolay ve de basit. Yeter ki dikkatli olup her şey yerli yerine koyabilelim.
Şüphesiz ki akıl vardır zeka da vardır. Zaten Kuran-ı Kerim birçok ayetinde ey akıl sahipleri diye insanları muhatap almaktadır. Gazali gibi büyük İslam alimleri de akılla zekayı farklı farklı kabul edip bu realitelerin beraberce ve birbiriyle mütenasip bir şekilde kullanılabildikler takdirde kendilerinden faydalanılabileceğini, aksi takdirde birçok akıl ve de zeka sahibinin yanlışları yüzünden insanlığın helake duçar kaldıkları bilinmektedir.
Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken diyor ki kişi dostuna karşı zekasını kullanamaz. Demek oluyor ki zeka kötü bir araç edinildiğinde birilerinin felaketini hazırlayabiliyor. Akla gelince, aklı olmayan zaten Allah'ın dinine muhatap kabul edilmeyip mükellefiyetten muaf olmaktadır. İşte hepsi bu kadar; yani ilahi vahye muhatap ve de sorumluluk kesbedebilmek için evvelemirde akıllı olma vasfı elzemiyetini, birincil şartını oluşturmasına rağmen bir insan akıllı olduğu için dini mübini İslam dairesine girdikten sonra artık aklın pabucu dama atılmış olup bundan sonraki bütün merhalelerin hemen hemen hapsinin tamamen gönül boyutuyla alakadar olduğu tespitini bir koyalım. Çünkü İmamı Gazali buyuruyorlar ki "Müftüler fetva verse de sen yine de kalbine bak". Çünkü müftü ilahi metinle aklı yorumlayarak bir çıkış noktası koyacaktır. Halbuki müminin gönlünün ve de gözyaşlarının cehennem ateşini söndürebilecek tanrı katındaki en makbul geçerliliğe sahip bir değer olduğunu Hz. Mevlana "Kabe bünyade halili ekberest, dil nezargahe celile ekberest"
Kabe Azer'in oğlu İbrahim Halil'in yapısıdır. Kalb ise Cenab-ı Hakk'ın yapısıdır. Öyleyse bir kalp kırmak bin Kabe yıkmaktan daha tehlikelidir beyanı ayniyle takdire şayandır.
Elan düşünce melekesini kısa bir tarihi serencamla teselsülen irdeledikten sonra esas konumuzu paylaşmaya başlayalım. Maalesef bugünlerde ilim yaftasıyla temayüz ettiklerini zanneden bazı zavallı zevat durumdan vazife çıkarırcasına kuş beyinleriyle tamamen metafizik olan ancak yansıyacağı biz muhatapların da akıl ve de mümeyyiz vasfı arayan yüce dinimize kendilerince yeniden bir düzen verme çabalarına girdikleri akil milletimiz tarafından esefle izlenmektedir. Önceleri kendilerini İmam-ı Azam'la mukayese edip onun Fransızca bilmediği, kırmızı kravat ve de Vakko'dan mamul ipeklerle bezenmeyip zebra derisinden de kundura giyemediğini ifadeyle başlayıp adeta ona fark atma gayretleri. Doğrudur İmam-ı Azam Sorbon'da müsteşriklerden doktora payesi almadı. Yine İmam-ı Azam üçlü kararnameyle de Diyanet İşlerinin başına da atanmadı. Ama o hem aklı ve hem de ilahi metinleri birbirine feda etmeksizin kendi zamanındaki bütün metafizik meselelerin altından kalkmış olduğu gibi günümüze de fazlasıyla ziya tutmaktadır.
Şimdi gel gelelim bizim yeni bitme doğuyla batı arasında bile nerede olduklarının henüz bilincinde olmadan batının ve de batısının gönlünü kazanabilmek maksadıyla sosyal bilimler disiplinine bile ters düşerek yaptıkları doktora çalışmalarında bile 19. y.y.da yaşayan batılıların görüş ve de düşüncelerini baz alıp sözüm ona bu yüce tespitlerin doğruluğunu ispat içinde tam bundan 1400 yıl önce inzal ve de irad bulunan ayet ve hadisleri feda eder.
Vallahi bizim tahsil ettiğimiz bilimsel araştırma teknikleri disiplinlerinde mazi atiye dipnot kabul edilirken bir de bakıyorsunuz ki ati maziye dipnot olarak gösterilmiş görülen o ki bu yöntem dünya tarihinde bir ilk olduğu gibi hem yanlış ve hem de ahlaki olmayan bir uygulama. Kaldı ki bu tespitimi ilgili zata götürdüğümde de aferin iyi dikkat etmişsin, senden ilim ehli olur demişti. Jürimde bulunan bir prof da aynı tespiti yapmıştı. İyi güzel ama jürilerde beş prof bulunuyor. Bunlardan bir tanesi vahim bir tespitte bulunmuşsa buna da şükür diyelim. Peki ya öbürleri neden bu yanlışı düzeltmediler? Peki diyelim ki bunların da gözünden kaçtı. Sen bir ilahiyatçı olarak bunun altından nasıl kalkacaksın? Belki bu geçici dünyanı bir şekilde ihya etmiş olabilirsin. Peki ya yarın Yüce Çalap'la Resulullah'ın yüzüne nasıl bakacaksın zavallı.
Şimdi gel gelelim vakayı ehveniyata: Sana adının önünde bir eşek yükü kadar ısmarlama seküler statüsü olan birileri birilerinin hakkında ağza alınmayacak iftira, gıybet ve de tezvirat geldiğinde en azından susman gerekirken ki bu da imanın en ehveniyatıdır. Bununla da yetinmeyip taşeronlukla da kalmayıp müteahhitliğe soyunuyorsun. Neden? Canibindeki birkaç tane buldoğun kemiklerinden mütevellit.
Hani sen tefsir yazmıştın. Hucurat suresini ve hassaten altıncı ayetinin manasını atladın mı, görmemezlikten mi geldin, yoksa birileri gibi işine mi gelmedi. Mealen "Birileri size bir haber getirdiğinde onu iyice araştırmadan inanmayın. Yoksa etkisinde kalıp bazı kavimlere zulüm edersiniz de sonra pişman olursunuz". Yoksa siz ruhbanlar kendinizi ilahi vahiyden la yüsel mi zannediyorsunuz. Neyse ki Allah'a şükürler olsun ölüm var, zamanınız da az kaldı, son pişmanlık da fayda vermez. Bu iftira ameliyesi öyle kendisini İmam-ı Azam'dan üstün görüp Allah'ın dinini sonuna kadar da menfaatine yontup bütün çoluk çocuklarını da sekülerizasyon yapmaya benzemez. Hele, hele sünneti baypas edip insanları Kur'an merkezli dizayn ettiğini savunup aslında Kur'an'dan uzaklaştırmaya gayretleriniz ve Allah ve de onun Kur'an'ının yaşayan ifadesi olarak Hz. Peygamberin koyduğu dini kuralları dillerinize pelesenk edip sekülerizasyona uydurulmuş içi boşaltılmış bir inancın ameli nasıl olacak? Hele hele birilerinin çıkıp da ben sünneti inkar edip sadece Kur'an'ı bir ilmihal yapacağım diyebilecek. Birilerine behey ahmak Kur'an'a göre namaz, abdest v.s.yi nasıl tanzim edeceksin? Aslında sen peygambersiz bir din ihdas edip bilahare kendini peygamber ilan edeceksin de yüreğin tutmuyor. Sen nere İmam-ı Azam nere. Vesselam.