Yayıncı aranıyor
24 Ocak 2010 Pazar günü yakın bir akrabamın kızının nikah merasimine katılmak üzere Üsküdar'a indim. Ortalık karlı, yerler buzla kaplı. Üsküdar Belediyesi Nikah Salonuna nikahtan on onbeş dakika önce vardım.
Davetlisi olduğum hekim akrabam Dr. Osman Ekinci'yi salonun kalabalık bir yerinde misafirlerini istikbal ederken buldum. Tüm samimiyeti ile beni de karşıladı. Hoşbeş, hal hatır, sohbete ayak vermiş iken tanımadığım bir zat Dr. Osman Beye seslenip işaret ederek kalabalık arasında gezinen popüler tarihçi yazar olarak adlandırılan Mustafa Armağan'ı gösterdi. Ben de gayri ihtiyari olarak sohbetimizi sulandırmaması adına "boş verin çok da önemli biri değil" deyivermiştim. Biz doktorla sohbetimize ayak vermiş idik ki, Osman Bey Mustafa Armağan'la öğrencilik yıllarında Vefa İlim Yayma yurdunda oda arkadaşı olduğunu söyledi. Ben de "Ya öyle mi?" diye mukabelede bulundum. Bu arada kalabalık içinde tur atan Mustafa Armağan Osman Beyi fark ederek yanımıza geldiler.
Dr. Osman Ekinci bizleri tanıştırdı. Ben de Mustafa Beyi yazılı basından tanıdığımı söyledim. Beni de Mustafa Armağan'a tanıştırırken söz arasında ortak tanıdık bulunması kabilinden Mustafa Miyasoğlu ismi geçiverdi.
Mustafa Armağan, yanındaki mesture genç hanım kızı da kızım diyerek tanıttı. Ankara'da okuyormuş. Belli ki bizim Dr. Osman'la yakın teşriki mesaide bulundukları anlaşılıyor.
Osman Bey Mustafa Armağan'a kitaplarını başhekime verdiğini ve başhekimin de merakla kitapları okuduğunu, okudukça da şaşkınlıklarını gelip paylaştığını anlattı. Mustafa Armağan madem ilgisini çekmiş okuyor, bir takım kitap da başhekime gönderebileceğini ifade etti.
Mustafa Miyasoğlu'nun adı geçince Mustafa Armağan benimle laf ola kabilinden ilgilenir gibi yaptı. Bu cümleden olarak da Mustafa Miyasoğlu'nun eskiden daha faal ve hareketli olduğunu, şimdilerde eski canlılığını göremediğini ifade edince ben de cevaben, yapmayın daha nasıl canlı ve hareketli olsun, adamcağız haftada iki yazı yazıyor, başka da yaptıkları hariç dedim. Buna karşılık Mustafa Armağan, Mustafa Miyasoğlu'nun "Dönemeç" romanıyla yakaladığı canlılığı şimdilerde göremiyoruz dedi. Ben de, yapmayın Mustafa Bey, Miyasoğlu son romanı "Yollar ve İzler" son on yılın, hatta son yirmi yılın bence en iyi romanı dediğimde bu fikre katılmadığını söyleyiverdi. Ben de yapmayın siz öyle düşünebilirsiniz ama üç dört baskı yapan bir roman için bu haksızlık olmaz mı, dediğimde Mustafa Armağan içindeki kurdu dışarı döküverdi.
"Yollar ve İzler" romanının ilk basımını kendisinin yaptığını söyledi. Daha sonra birinci baskı bitmeden Konya Meram Belediyesi ikinci baskısını yapmış. Halen birinci baskı depoda beklerken Mustafa Miyasoğlu üçüncü baskıyı bir başka yayıncıya vermiş. Benim elimdeki baskı Ekim-2005 baskısı Konak Yayınlarından. Ben romanı Ufuk Kitapları 2002 baskısından okumuştum. Daha sonra Ekim-2005 dördüncü baskısı elime geçti.
İnsaf diyorum, el insaf. Ufuk Kitapları birinci baskıyı 2002 yılında yapmış. Ardından Konya Meram Belediyesi, 2003 yılında ikinci baskısını çıkarmış. Hemen aynı yıl Konak Yayınları yani 2003 yılında üçüncü baskısını yapmış. En nihayet Ekim 2005 dördüncü baskı yine Konak Yayınlarından. İnsaf, el insaf diyorum. Bir yayıncı romanın birinci baskısını yapıyor, satamıyor, depoda bekletiyor, ardından da, bir vesile ile aynı roman üç baskı yapıyor ve yok satıyor. Hiç kimse bu roman satmıyor iddiasında bulunamaz. Yayıncı beceriksizliğinin tam da tipik bir örneği diyebiliriz.
Bu olay da gösteriyor ki, ülkemizde gerçek yayıncı çıkmadı. Yayıncıyım iddiasıyla ortalıkta gezinenler, kendi satabilecekleri, satmaya çalışacakları nitelikli çalışmaları değil, popüler, isim yapmış, kendi reklamını kendi yapan yazarların ve kitaplarının peşindeler. Bunun adına da yayıncılık diyorlar. Bu yüzden de ülkemizde, nice seviyeli yazar ve dosya halindeki çalışmaları gün yüzüne çıkamıyor. Gerçek yayıncı odur ki, tam bir defineci, antikacı merakı ve heyecanıyla yetenek avcılığına soyunandır. Değilse hazırda olanı değerlendirmeye çalışmanın adı yayıncılık değildir.
Tek kelimeyle ülkemizde hala "Yazar Yayıcısını Arıyor", bunu hatırdan çıkarmayalım. Ne yazık ki, kuşatıcı, geneli kucaklayıcı yayıncılık anlayışı, ülkemizde bir türlü gerçekleşmedi. Yayın yapanlar, ya popülist yaklaşım sergiliyor, kendini sattıran kitapları, ya da isim yapmış popüler yazarlara prim veriliyor. Bir de var ki, takım tutar gibi, belli bir grubun veya kliğin anlayışı doğrultusunda yayın yapılıyor. Bu tür yayıncılığın sanat, edebiyat ve kültür hayatımıza verebileceği bir şey yoktur, düşünülemez de.
Mustafa Armağanı gıyaben yazılarından tanıyordum. Yazdığı kitaplar da nedense bir türlü ilgimi çekmedi. Gazetelerde çıkan yazılarının da çok azını okumuşumdur. Zira popüler tarih yazarlığı, ya da popüler gazetecilik yaklaşımıyla tarihi konuları malzeme yaparak ilgi uyandırmaya çalışanlar bana hep itici gelmiştir. Bütün bunlar günübirlik, gelip geçici, kitleleri heyecanlandırmak maksadıyla gündem oluşturmak için ortaya konan çabalar. Kaldı ki bu manada deve dişi tarihçi sayılan İlber Ortaylı Hocanın popüler tarih tarzında yazdığı şeyleri bile okuyamamışımdır. Konuların, hele tarihi olayların köpürtülerek sunulması doğrusu bana giran geliyor. Bir de var ki konulara bu tarz yaklaşımın arka planında korkaklık ve kaçak güreş mantığı yatar. Söyleyeceğini doğrudan değil de laf kalabalığı arasında, insanların hassas noktalarından yakalayarak bilgi yetersizliklerini saklama çabası da vardır.
Tam da Mustafa Armağan'ın yazdıkları da bu cümledendir. Ortaya koydukları yarına kalır mı bilinmez. Geçmişte bunun örneklerine bol miktarda rastlanır, ama bugün hiçbirinin ismi bile hatırlanmaz. Mustafa Armağan'a bunları hatırlatmak yerinde olur.
Bir de var ki, Mustafa Armağan bu vadide kalem oynatmaya başladığı zamanlarda Necip Fazıl'la Çetin Altan'ı, tarihe bakışta, aynı kefeye koyma hamakatına düşmüştü. Nasıl olup da bundan vazgeçerek özellikle II. Abdülhamid Han hakkında yazdıklarında Necip Fazıl'ı düşüncelerine çıkış noktası olarak alması şaşırtıcıdır. Bana göre bu da, tam bir şaşkınlık ve tarihi hadiselere bakışta provakatif bir bakış açısını yansıtıyor. Haftalık gazete yazılarında bunun örneklerine bol miktarda rastlamak mümkün.
Mustafa Miyasoğlu, Kaybolmuş Günler, Dönemeç, Güzel Ölüm, Bir Aşk Serüveni ve Yollar ve İzler romanları; Rüya Çağrısı, Devran, Hicret Destanı, Bir Gülü Andıkça ve Kalbimin Coğrafyası şiir kitapları; Pancur ve Devrim Otomobili adlı hikaye kitapları ve oyun, deneme, inceleme, gezi ve konuşma kitaplarıyla onurla Edebiyat Tarihinde yerini şimdiden almıştır. Doğrusu Mustafa Armağan'a ben alabileceği bir yer bulamadım. Türk Dili ve Edebiyatı lisans eğitimi alıp da yazı işçiliğinin en kolay yanına talip olmak oldukça düşündürücüdür.