Galip Boztoprak

Galip Boztoprak

sakaryahalk@sakaryahalk.com

Zoraki şehirlilik

Bu yazıyı yazdırmak için tıklayın..
Bu yazıyı arkadaşınızda göndermek için tıklayın..
Bu yazı hakkında yorum yazmak için tıklayın..
İskender Pala'yı 1970'li yıllardan daha Edebiyat Fakültesinde öğrencilik günlerinden beri tanırım. Sessiz, mülayim, kendi halinde bir arkadaştı. Hatırladığım kadarıyla günlük bir gazetenin gece tashih servisinde çalışır, aynı zamanda en gereksiz harcıâlem bir sayfasının en göze batmaz bir yerlerinde divan şiiri üzerine karalamalar yapardı. Kendisine İskender bu yazdıklarını kim okur diye sorulduğunda da, alınmaz, son derece sakin olsun bir okuyan çıkar der geçiştirirdi.
Zaman su gibi akıp geçti. Orduya katıldığını, bahriyeli öğretmen olduğunu öğrendiğimde adına çok sevinmiştim. Çok seyrek de olsa zaman zaman değişik mekânlarda karşılaştığımız olurdu. Takıldığımız yerler ideolojik kamplaşmaların bulunduğu yerler değildi. Buna rağmen her türlü eğilime mensup aykırı tiplerinde ayrık otu gibi bittiği zamanlar da olurdu. Söz konusu bu mekânlar daha ziyade Cağaloğlu ve Beyazıt'taki kitapçılar ve de çoğunlukla öğretmen ve üniversite çevresinden hocalar ve üniversite öğrencilerinin takıldığı yayınevleri, kitapçılar, sahaf kitapçılar ve çay hanelerdi.
İskender Pala'yı çok seyrek görmeme rağmen çalışmalarını yakından takip ediyordum. En hızlı ve hasta okuyucularından biriydim. Öyle ki kimse söylememiş olmasına rağmen günlük bir gazetede haftada bir yazan tanımadığım biri dikkatimi çekmiş, söz konusu gazetenin takipçisi olmadığım halde haftada bir yazıların çıktığı günü kollayıp gazeteyi o günlerde kaçırmadan alıyordum. Yazılarda bir sıcaklık, bana da çok yakın gelen bir havası vardı. Hilaf olmasın üç beş hafta sonra imzanın müstear ve de bu yazıların sahibinin de İskender Pala olduğunu anlamam çok zor olmadı. Artık yazıları kadim dostum, arkadaşım İskender Pala olarak okuyordum.
Bir karşılaşmamızda abi yüzbaşı oldum dedi. Sevincini bizle paylaşarak bizleri de sevindirdi. Bir zaman sonra da binbaşı olduğunu, Beşiktaş Deniz Müzesinde olduğunu, çok müsait bir mekanda, boğaza nazır tavşan kanı çay ikram edeceğini ısrarla söyleyip davet etti. Randevuya gerek olmadığını, çat kapı gelebileceğimizi söyledi. İnşallah yolum düşerse memnuniyetle gelirim dedim. Bilmem ne kadar zaman geçti aradan yine karşılaştık ve çay davetini tekrarladı. Bu birkaç defa daha tekrarlandı bu çay daveti. Sonuncu davetler davetle birlikte serzenişe de dönüştü.
Doğrusu kendi adıma özellikle devlet memuru olan ve resmi bir yerde görevli arkadaşları ziyaret etmekten her zaman kaçınmışımdır ve çekinirim. Vaki ziyaretlerim de ilgili dairede bir iş icabı yolum düşmüşse tanıdığım biri varsa bir çay içimlik uğrar çayını içer vedalaşırım. İskender Pala'nın ısrarlı çay davetine hep mesafeli kalmışımdır. Ama serzenişli son davetinde İskender iki gözüm sen asker adamsın, çay muhabbeti için seni ziyaret etmek ne kadar doğru olur, nihayetinde orası da askeri bir kurum, sivil olarak bizim orda seni ziyaret etmemiz seni zora sokmasın dediğimizde de hiçbir sorun olmayacağını söylemişti.
1996 yılının 25 Kasım günü bir misafirimi Beşiktaş'ta yolcu ettikten sonra tam da Deniz Müzesinin önünde bulunuyordum. Hava da mevsim icabı bir hayli de soğuktu. Yöneldim Deniz Müzesine İskender Pala'nın çayını içmek üzere. Hiç unutamam kapıdan girişte müracaatta bir teğmen karşıladı beni. Yanında da bir başka teğmen oturmakta idi. İskender Pala ismini söyler söylemez suratları buz gibi oldu. İskender Pala'yı nerden tanıdığımı, ziyaret sebebimin ne olduğunu sordular. Eski bir arkadaşım olduğunu, sadece bir ziyarete geldiğimi söyledim. Yine asık ve soğuk bir şekilde kimliğimi aldılar, yanıma bir asker katarak üst kata İskender Pala'nın odasına çıkardılar.
Kucaklaşıp oturduk. Hemen çay söyledi. Hal hatırdan sonra masasının üzerinde gördüğüm Şairlerin Dilinden kitabını dostları için imzalıyordu. Ağabey fırından yeni çıktı, henüz bugün aldım, ne güzel tesadüf diyerek bana da hemen imzaladı bir tane. 25 Kasım 1996 tarihini çok kesin hatırlamam da bu sebepten.
"Aziz ağabeyim Galip Boztoprak'a Şairlerin Dilinden bir demet ıtır takdimidir. 25 Kasım '96 İskender Pala"
İskender'in tek ve yegane imzalı kitabı bende olan. Hemen yayınlanan bütün kitaplarını görür görmez alıp okumuşumdur. İskender'in sıkı okuyucuların biri sayılırım.
Çayımızı tam içememiştik ki telefon geldi. Ağabey çok aksi bir zamana denk geldi. Denetim için hazırlık yapıyoruz da bizzat ben ilgileniyorum. Komutan çağırıyor kusura bakma dedi. Ne kusuru olur mu öyle şey sen sıkıntıya hiç girme, seni gördüm, imzalı kitabını aldım, çayımı da içtim, ben seni hiç rahatsız etmek istemezdim hemen kalkıyorum deyip kalkmaya davrandığım anda kapıdan yanında biriyle abus bir suratla albay girdi. Anladım ki komutan o idi. Manalı manalı beni tepeden tırnağa süzdü. Son derece sıkıntı duydum. Vedalaşıp hemen ayrıldım.
Ayrıldım ayrılmasına da İskender adına sıkıntıya soktuğum için günlerce içim içimi yedi. Öyle ki aradan kısa bir süre geçtikten sonra ordudan ihraç edildiğini duyunca da atılmasına sebep benim de bir payım var mı diye hep bir içimde ukde kalmıştır.
"İki Darbe Arasında" hatıraları çıktığı zaman ilk duyduğumda kendi kendime zamanlama açısından doğrusu çok yanlış buldum. Olan oldu meselenin bu tarafını tartışmanın hiçbir anlamı da yok bence. Kitap yayınlandı hakkında yazılıp çizilenler oldu. Yazılanları okuduğumda da zamanlamanın yanlış olduğu kanaatim pekişti. Şubat 2010'da birinci baskısı yapıldı. Aralık 2010'da yapılan onbeşinci baskısı benim elimde bulunan. Geçen hafta alıp hemen okudum.
Hatıraların bende bıraktığı ilk intiba tek kelimeyle hata-sevap sergilemesidir. Tüm samimiyetiyle İskender Pala doğrularını olduğu kadar yanlışlarını da ifade etmekten sakınmamış. Kendine has samimi kişiliği yazdıklarına yansıyıp sinmiş.
İskender Pala, kendi yazdıklarından yola çıkarak hemen ifade etmeliyim ki şu an geldiği noktada tüm birikimini orduda kaldığı zamana ve ordunun kendisine verdiği disipline borçlu; bunu teslim etmek gerekir. Baştan sona yanlışları ise devleti tanımamasından ve köylülükten bir türlü kurtulamamaktan kaynaklanıyor bende uyandırdığı kanaat. Her şeyi ben bilirim havasıyla, kabadayı edasıyla nerede, ne zaman, kimlerle oturup kalkacağının hesabını hiçbir zaman yapmamış anlaşılan. Hep kamuflaj yapmakla geçmiş askerlik hayatı. Bence kendini aşırı gizlemesi de faydadan ziyade fazlasıyla sıkıntıya sokmuş. Askeri lojmanlarda oturduğu zamanlarda da evini olur olmaz ziyaretçilere açmış. Hatıraların son bölümünden küçük bir alıntı:
"… Üstelik "Randevu almadan, telefon etmeden, başörtüm, poturum ve bir kucak sakalımla bu adamı makamında çat kapı ziyarete gittiğim zaman acaba bir zararım dokundu mu, birileri bundan bir anlam çıkardı da şimdi ordudan onun için mi ihraç ediyorlar yoksa?" diye hiç akıl etmediler, üzerlerine toz kondurmadılar."
Ah zavallı İskender, akıl mı etmediler, üzerlerine toz kondurmak bir yana yoksa bizzat seni, dost bildiğin, ahbap bildiklerin mi gerçekte fişlediler. Sen meseleye hiç bu yönden bakmıyor da işi duyarsızlığa bağlıyorsun. Bence meselenin asıl cevabı bu noktada düğümleniyor.
Olan olmuş, iş bitmiş mesele o değil. Bu hatıraları yazma gerekçen nokta-i nazarından benzer duruma düşenlere bir ikaz sadedinden bir yararı olur düşüncesiyle benim söylemeye çalıştıklarım.
Bir de var ki 15 yıla yakın orduda hizmet veren bir insan hani intisap gerekçelerinden biri de o idi, kapıya konulduğun gün hiç mi birikimin olmadı, olamadı? Muhakkak bu suale makul, geçerli bir cevabın vardır eminim. Ne kadar makul cevabın olsa da yine de inandırıcı olacağı kanaatini taşımıyorum. Ağustos böceği misali yazın saz çalıp kışın karıncanın kapısını çalanlardan olmuşsun. Tencerede pişirip kapağında yiyenlerden olmuşsun. Tasarruf kavramı senin lügatinde hiç yer almamış.
Daha fazla bu noktada sözü uzatmayacağım. Söylenecek çok şeyler var aslında. Burada bitirelim bu konuyu.
Birkaç sözcük de şu anki durumuna etmeden geçemeyeceğim. Seni kamuoyu çok büyük adam olarak yerlere bastırmayabilir. Dost acı söyler, acıtarak söyler, doğrusu da bu değil mi? Kısaca şu an verdiğin fotoğraf örmesini koparmış danalardan farkın yok. Çok şey yaptığını zannediyorsun ama hiçbir şey de yaptığın yok aslında. Yaptığın çok şeylerin arasında iyi ve güzel olanları da heder olup gidiyor. Kalemini tam bir bezirgân gibi kullanıyorsun. Şüyuu vukuundan beter misali zatınla ilgili kulaklarımıza hiç de hoş duyumlar gelmiyor. Bilgi ayrı şey, bunu hayat tarzı olarak yaşamak bambaşka bir şeydir. Destur çekmenin tam vaktidir. Kanaat, kanaat, kanaat… Şunun şurası yalan dünya. Yarın ölüp gideceğiz, geride yapıp ettiklerimiz kalacak. Sabun köpüğü neticede sönüp kaybolup gider. Debbağ sevdiği deriyi böyle yere vurur. Sevgiler…
Yazı Tarihi : 12 Ocak 2011 Çarşamba
Tanıtım, Çadır, Organizasyon, Balo, Event Company, Halkla ilişkiler, Fuar Organizasyon, Davet Organizasyon, Düğün Organizasyon, Yılbaşı Balosu, Aile Pikniği, Aile Günü, Kurumsal Organizasyon Sakarya Üniversitesi, Sau, Saü, Sakarya İndirim, Üniversite İndirim
Web Tasarım, E-Ticaret, Mobil Yazılım, Cep Telefon Yazılımı, Windows Mobile Uygulama
iş fikirleri, girişimcilik, bayilik, franchise , cv hazırlamanın yolları, ek iş ilanları
SATILIK TAŞ OCAĞI, SATILIK KIRMA ELEME TESİSİ, TAŞ OCAĞI, KIRMA ELEME TESİSİ TESİS, Sakarya Satılık Taş ocağı nikah şekerleri,düğün, nişan süsleri, nişan tepsisi nikah şekerleri, bebek şekerleri, mevlüt ürünleri, sünnet ürünleri, kına gecesi , nişan süsleri, nişan tepsisi, takı tepsisi, kına tepsisi, şeker sepetleri, sepetler, takı yastıkları, kapı süsleri, anı defterleri, şeker, gelinlik düğün nikah salonları düğün salonları davetiye organizasyon nişan