FAKİRLİK KIRK GÜNDÜR
Türk İslam Tasavvufunda fakirlik değil, fakr hali övgüye mazhar olmuştur. Bilindiği üzere fakirlik, yoksulluk ahvali olduğu halde, fakr, malı mülkü olduğu halde bir fakir gibi yaşayıp diğerkâmlığı bir hayat üslubu olarak benimsemektir. Fakir, bir bakıma içine düştüğü ahvalin içinden çıkılamaz, mahkumu olduğu halde, fakr sahibi her türlü imkana sahip olduğu halde onları ön planda tutmayıp sadece ve sadece zaruri ve beşeri ihtiyaçlarından fazlasıyla iştigal etmemektir. Atasözlerimiz eğer derinlemesine incelenir ve de irdelenirse millet olarak bütün serencamımızın anlaşılmamasına mahal yoktur. Bu zaviyeden atalarımız fakirliğin sadece kırk gün olduğunu söyleyerek insanoğlunun kaderinde fakir olmak varsa fazla üzülmeye gerek olmadığını, bu sürenin en fazla kırk gün olduğunu ifade etmekle kırk günden sonra insanlar zengin olmaz, sadece o fakirlik ahvaline alışırmış. Bir de daha önemlisi hayatın zengin de olsanız, fakir de olsanız kırk günden daha fazla olamayacağını, yani, insanoğlunun ömrünün çok kısa olacağını ifadeye matuf bir dillendirme olsa gerektir.
Hayat bu; zenginlik de, fakirlik de, sağlık da, hastalık da, güzellik de, iyilik de, kötülük de, zulüm de, mazlumluk da, iyi günde, kötü günde, savaşta, barışta, gecede gündüzde, yazda, kışta, sonbaharda, nevbaharda, gençlikte, ihtiyarlıkta, aklınıza gelebilecek her hal ve de ahval biz aciz kullar için olsa gerektir. Kaldı ki bu şartların oluşumu ve gelişimi de büyük ölçüde bizim istek ve gayretlerimiz ve de cüz-i ihtiyarımız dışında teşekkül etmektedir. Hangi ırka, renge, millete, cinsiyete ve de ebeveyne mensubiyet kesbederek dünyaya gelebilme şansımız sıfır. Zaten böyle bir imkan olsaydı gerek geri kalmış bölgelerde ve gerekse fakir fukaranın evladı iyali olarak yaratılmayı hiçbir kimse göze alamazdı. Hatta haddimizi birazcık aşacak olursak elestbezmine inanmış olmamıza rağmen eğer bu dünyanın şartları önümüze konarak ve reyimiz sorulsaydı, çoğumuz aman Tanrım beni affet, bu yükün altına girmek istemiyoruz diyeceğimize inanıyorum pek tabiidir ki ferman lillahdan geldiğinden ötürü ipten incedir; hele, hele kılıç Zülfikar olunca.
Evet, fakirlik kırk gündür atasözünü kendime uyarlayacak olursam, kendi nefsi emmaremin muhatap olduğu, bilemem ama kaçıncı olduğunu, fakat müteselsilen hayatımın boşluk kaldırmadığını, her kemalin kendine göre tecrübelerinin olduğunu, bebeklik, çocukluk, ergenlik, yiğitlik, olgunluk ve de ihtiyarlık dönemlerinin gerek kendi karakterleri mucibince doğurduğu ahvali arıza ve de gerekse çevre faktörü, Necip Fazıl'ın "İnsan bu su misali kıvrım, kıvrım akar ya / Bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya / Her şey akar, su, tarih, insan ve fikir, / oluklar çift, birinden nur akar birinden kir" şiirinden anladığım kadarıyla insanoğlunun su gibi, ancak bulabildiği mecradan aktığını ve bir yarışı tamamlamak üzere didişip didindiğini, bütün kavga ve de akışlarda olukların çift aktığı realitesi, birinden âbu hayat aktığını, öbüründen kir aktığını, yani hayatın bir bütün olarak akla karanın mücadelesinden ibaret olduğunu, eğer bir yerde kavga varsa orada mutlaka hakla haksızlık mücadelesinin mevzuubahis olabileceğini, kirlinin temizi de kendisi gibi kirletme kavgasında eğer başarı kesbetmiş, neticede bütün oluklar kirli akıyorsa zulmün hakimiyeti, dolayısıyla kavganın akamete uğraması veya bunun tamamen zıddıyla kaim olunma hali ki, eğer bir gün gelir de bütün oluklar kir yerine nur akıtıyorsa bu ahvalde de kavganın söz konusu olamayacağı kanaatindeyiz.
Biz de kısacık ömrümüzün reva gördüğü sınama yanılma uyarlamasından sonuçlar çıkaracak olursak insanoğlunun başına bir felaket veya musibet sarıldığında onu, nefsinden bilip veya Cenab-ı Rabbulaleminin kestiği bir faturaya tahvil ve de tavzif sadedinden namuslu ve de haysiyetli bir şekilde doğru bildiğini görünürde tehlikeli de olsa bu kırk günlük dünyevi saltanata trampa yapmaksızın dik durulduğunda hem bu dünyada, hem de uhrevi alemde kazançlı çıkacağımızı unutmamak gerekir.
Dilerim son musibet olur. İstenmedik ahvalle muamelatta yoğrulurken birden siluet değiştiren mahlukatı acizenin edramı ile sarsılmadık dersek eksiklik yapmış oluruz. Bir it diyeceğim ama, ite de saygısızlık olur. Hele, hele yerli ve de milli itimiz olan Kangala saygısızlık olur. O kangal ki soğuk havayı, karı, buzu çok sever. Ete düşkün olmayıp kepek lapasıyla kanaat eder. Çocuklara ve misafirlere kesinlikle saygısızlık yapmaz. O, sadece ve sadece düşmanlara karşı amansız bir mücadele için yaratılmıştır. O coğrafyasına da çok bağlıdır. Gurbete götürüldüğünde de özelliğini yitirir. O Kangal ki çoğumuzdan daha çok yerli ve de milli kalmayı bir hayat üslubu olarak benimsemiştir.
Ama dışarıdan, hele, hele batıdan devşirilerek getirilen köpekler için bu özellikleri saymak mümkün olmadığı gibi, bırakın başkalarının, zaman, zaman kendi sahibini bile öldüren yabancı ırka mensup köpek, it veya itoğlu it haberlerini okumamak mümkün değildir. Nedense pek anlaşılmaz. Hayvan hakları havarisi kesilenlerin bu gibi ahvalde insan haklarıyla ilgili kıllarının bile kıpırdadığına rastlanılmamaktadır.
Bu kadar serencamdan sonra son demde devşirme araform bir it tarafından taciz edildiğimizi evvelemirde ite itlikle muamelatın biz insanata yakışmayacağını, ite, itin sahibine olan saygımızdan ötürü taş atmadığımızı, arayı soğutup, belayı def-ü ref etmeyi tam yeğlemişken bu itin zamanla kabiliyet kesbedip, bir taraftan pencerelerimizi taşlayıp camları yere indirdiğini ve öbür taraftan da tümöre külliyatlı bir ücret ödeyerek Türkçe konuşmayı öğrendiğini, binaenaleyh bu bilişim çağının nimetlerinden de vazgeçmeyip, bilgisayar kullanımında da mahirleşip bir taraftan propaganda, tezvirat, iftira, buğz sergilerken, öbür taraftan da kadıyla dalaştığını görünce hayretten dudaklarımız uçuklamış, binaenaleyh şehir emini tarafından tephirhaneye sevk edilip ilaçlandıktan sonra da iflah olmayınca tezhir edilmesine karar mucibince tam kireçli kuyuya atılacakken bu itin sürekli manevrası sayesinde her türlü zehire karşı bağışıklık kesbetmiş olması mucibince uluslar arası âleme bir genelge yayınlayarak bir yaratığın cümle ins, cin, nebatat, hayvanat ve de cansız âleme zarar verdiğini, hukuka ve de hukukullaha da fazlasıyla yakalanmış olup tam tecziye ve de infaz edilecekken Azrail efendinin aman ha bu kelleye hiçbir zarar vermeyin. Çünkü ömrü tam kırk gün kaldı. Anlaşılacağı üzere hem bir taraftan tatlı tavır tedavisiyle mütesettiren meşgul iken öbür taraftan da kellesinde ciddi bir dişi ur belirlenip ızdırabından inleyerek cümle mahallesine tazarrurat eylemektedir buyrulmasından mütevellit bizler de işi ehline bırakıp bu söz konusu kırk günün tamamlanmasını beklemekten öteye gidecek değiliz. Demek ki her türlü fakirlik sadece ve sadece kırk günmüş vesselam.