BİRŞEY OLAMAMA KÖZÜ
Pek tabiidir ki bu dünya ahvali bir alışveriş zemini ve bir çeşit Pazar ortamından başka hiçbir şey değildir. Pazar, zaruri ve de beşeri ihtiyaçların karşılandığı ve mevsimine göre enva-i çeşit mekulat, meşrubat ve dahi beşeri zaruretlerin mamafih eğer kazanımınız yüksekse yaşamınızı kolaylaştıracak malzemelerin teminatına raci alışveriş muamelatı. Hasılı bu tür pazarlar insanlık tarihiyle yaşıt olup önceleri trampa, bilahare simge ve dahi encamında paranın icadıyla da alışveriş bir şekilde en ilkel köy bakkalından en lüks hipermarketine kadar insanoğlunun ihtiyaçlarını ve gereksinimlerini temin bakımından olmazsa olmazlarımızdandır. Memleketimizde her yerinde eğer cebinizde paranız varsa ulaşamayacağınız hiçbir hizmetten bahsedemezsiniz. İşin ekonomik veçhesi böyle ama farzımuhal karnınız doyurulunca problem bitiyor mu? Hayır aslında problem daha yeni başlıyor denilebilir. Çünkü bizim tarihimizdeki bazı sosyal hizmet kurumları çeşitli haklı haksız gerekçelerle ya lağvedilip yerine ikameye lüzum görülmediği gibi bazı kurumlarımız da lağvedilip yerlerine ikame edilen sivil toplum kuruluşları aynı işlevi göremediği için önce kadük olup bilahare de tamamen tarihe mal oldular. Bunların en meşhuru halk evleridir. Hakikaten tekke ve zaviyeler birer asker kaçağı merkezi haline dönüşmesi hasebiyle tamamen lağvedilip yerine halk evleri kurulunca bu iki müessese birbirinin mütemmimi olamamaları hasebiyle belki bir süre ceberut yönetimle hayatiyet kesp etseler de bir süre sonra halk evlerinin içi boşaltılmış tam takır bir kurum olup sıradan bir kahvehane kadar bile amme hizmeti veremediğine şahit olunmuş, zamanla da halkevi adında hiçbir müessese söz konusu olamamıştır. Keza bu misalleri artırmanın mümkün olduğunu köy enstitüsü projelerinin de aynı akıbete uğradığını söyleyebiliriz. Hakikaten köy enstitüleri çok idealist köy öğretmeni ve de sağlıkçı yetiştirip Anadolu'nun mamur edilmesi için büyük bir fırsattı. Ama bu fırsatı da kaçırmış bulunmuş ve bayağı zaman kaybetmiş bulunmaktayız. Köy enstitüsü mezunu çok idealist bir şekilde yetiştirilip Anadolu'muzun şirin köylerine gönderildiğinde ramazanda köy meydanında karpuzu yiyince artık kendisine vahiy inse o milletimizin gözünde inandırıcılığını kaybetmiştir. İşte meselenin esas münderecatı ve hali pürmelali bundan ibarettir. Gerçekten köy enstitüsü projelerine denilecek hiçbir şey yoktur. Ama sanki gizli bir el vatandaşla aydınının arasını bozmak için çok ince ayar sosyal mühendislikler uyarlıyorlardı. Ama bu gizli elin farkına hiçbir tarafın bir türlü varamadığı gibi gittikçe sertleşerek kanlaştığını ve bereketli olabilecek bir dönemin heba edildiğini söyleyebiliriz. Keza imam hatip projesi de bu silsilenin bir parçası olarak her ne kadar sözüm ona farklıymışçasına muamelata muhatap olsa da o da oyunun bir parçası ve bütünün bir kısmı olarak endam etmiştir. Her ne kadar adına yeşil kuşak projesi denilmiş olsa da öteki eğer sizinle oynamayı kafaya koymuşsa size iki şekilde müdahalede bulunacaktır. Ya sizin kültür be medeniyet kodlarınızı direkt hedef alarak hırpalayacaktır ki bu yaptırım kafirlik, inkarcılık, ateistlik projesi olarak kendisini göstermesi babından çok dürüst ve kendi yapısı içerisinde tutarlı ve en azından farklı bir yaptırımkar olduğunu çekinmeden ortaya koyması hasebiyle takdire şayandır. Çünkü düşmana düşmanca açıktan mücadele etmesi yakışacağı gibi berikine de ona göre gardını alıp mukabelatta bulunmak düşer. Aslında bu tür mücadeleler diğerlerine göre çok ama çok daha haysiyetli olsa gerektir. Ama ötekinin ikinci bir savaşım metodu var ki işte bu uyarlama en tehlikeli ve en onmaz yara ve berelere sebebiyet veren bir modeldir. İşte bu model daha sinsi ve politik veçhesiyle sözüm ona sanki sureta haktan, yani sizden yanaymış gibi görünüp itimat telkin ettikten sonra da sizin başta bütün itikadi ve de ahlaki kodlarınızı dumura uğratma projesidir. Hasılı son yüzyılımızın ilk elli yılında değerlerimizin evvelemirde itikadi boyutta tahfifata uğratılması politikaları "Rüzgar kayadan ne anlar, vurdukça temizler" sadedinden zaman kaybına uğratılmış olsak da özümüzden, sözümüzden, sazımızdan fazlaca bir şey kaybetmediğimizi hırpalanmışlık pahasına da olsa iddia ediyorum. Şimdi gelgelelim son asrın ikinci elli yılına. Bu ahvalde sosyal mühendislik projesi tamamen farklılaştırılarak sözüm ona sanki aktörler tamamen milli ve de yerliymişçesine endam eyleyip bizim kümesin tavukları gibi her gün bizim mekulat ve de meşrubatla beslendikten sonra bir fırsatını bulup gidip ötekinin kümesine yumurtlayıp yumurtlayıp geldiklerini gördükçe hayret etmiştik. Önceleri yoksa bizim tavuklar yumurtlamaktan düştüler mi diye düşünürken bir de baktık ki bekçi Sami Efendinin takibatı neticesinde işin vahameti tespit edilmişti. Yıllar öncesiydi. Her mülkiye talebesine potansiyel kaymakam ve de ahirinde vali gibi bakılırken şimdilerde her mülkiyeli öğrenciye okulu bitirir bitirmez potansiyel bir işsiz bakıldığına hepimiz fazlasıyla şahidizdir. Muhafazakârlar iktidar nimetlerinden köylü, cahil ve de dayısız olmaları hasebiyle hep itilmiş kakılmış oynarken şimdilerde her iki cenahtan da her ehliyet ve de icazete sahip milyonlarca insanımız bulunmaktadır. Şimdi gel gelelim pirincin taşını ayıklamaya. Daha dün Yalı Akademisinde çay teşribatında bulunurken milli ceride muharrirlerinden Lütfü Özşahin efendinin tespitlerine göre eski seküler iktidar mensuplarının bir şekilde iktidar oyununa alışık olduklarından daha tutarlı olmalarına karşın bizim yeni bitmelerin her ne kadar yerli ve de milli siluetlerini ön planda tutmaya gayret etseler de bizimkilerin daha da cılklaştığını beyanını yerinde bir tespit olarak kabul ediyoruz. Doğrudur eski iktidar mensupları mensubu bulundukları insanlarına hep yukarıdan bakmaya alışık olup onları kendilerine yaklaştırmıyorlardı ki zaten bugünkü uyumsuzlukların temelindeki esas saik de kanaatimce bundan başka bir şey olamaz diyoruz. Ama şimdi gelgelelim bizim cenaha.
Bizim cenahatta kendisi içerisinde iki grupta mütalaa edilebilirler: 1) Hakikaten mazisinde en ufak bir geleneğe sahip olmasalar da bir şekilde imkânını ve de ortamını yakalayıp iktidar sarhoşluğuyla bütün garip gurebadan hınç alırcasına eyyam eyleyenler, 2) Bir de aynı kaderi paylaştığı halde aynı imkânlara sahip olamamış olmanın verdiği ızdırapla bir taraftan eski iktidarlara, öbür taraftan da yeni iktidarlılarla dalaşmayı kendisine kaçınılmaz bir kader olarak biçen zevatı kiram. Hakikaten bunlar camiyle, kiliseyle, havra arasında kalmış birer neseb-i gayri sahih muamelesi gören, hem de eski dava arkadaşları tarafından tard edilen zevat. İşte istemeyerek de olsa bu zevatla zaman, zaman aynı ortamı paylaşma bedbahtlığına uğrarsanız size sadece kolay gelsin diyoruz. Geçenlerde aynı minval üzere bir saldırıya uğranılan bir meclisi sükutla izledim. Yine iyi yetiştiği sanılan birkaç zat hayvan pazarında satılığa çıkarılmış eşşek misalinde olduğu gibi ecmainin huzurunda birbirinin dişlerini saymaya başlamışlardı. Birisi diğerine bak, bak sen cahilsin sen hiçbir şey bilmezsin. Sen çünkü hiç mi hiç siyasi tarih okumamışsın diyerek birilerini soru yağmuruna tutarak söyle bakalım Mehmet Akif İstiklal Marşını yazarken ne zaman, saat kaçta, abdestli mi ve hangi haletiruhiyede yazdı? Bak pek tabiidir ki bilemiyorsun; çünkü sen çok cahilsin deyip neredeyse mudarabata tahrik eyliyordu. İşte birinci kuşak yerli aydınının hali pürmelâli bu. Çünkü onu o haletiruhiyeye sevk eden yegâne saik kendisinin elan olması gerektiğini düşündüğü yerde olamamasının kin, hınç ve de nefretinin yansımasından başka bir şekilde ifadesi na mümkündür diyoruz. Şimdi sevgili kardaşım ne yapalım, bu darı dünyada bir şey olamadıysan bizim bunda ne suçumuz var? Vesselam.