Netayic'ül vukuat
Değerli okuyucularımız gazetemizin bir başka köşe yazarının yazısı sefhen Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi'nin yazısının yerine yayına verilmiştir. Teknik bir sorundan dolayı kaynaklanan hatamızdan dolayı özür dileriz.
- - - - - - - - - - Netayic'ül vukuat - - - - - - - - - - -
Mustafa Nuri Paşa'nın telif eseri olan "Netayic'ül Vukuat" merhum tarihçi ve Selçuk Üniversitesi'nin Kurucu Rektörü mümtaz insan, ahilik uzmanı Prof. Dr. Neşet Çağatay tarafından sadeleştirilerek bazı ekleme ve şerhlerle tezyin edilerek Türk Tarih Kurumu'na bastırılmıştır. Kitap bir nevi tarih yapmakla beraber tarihe, yeni bir üslup, anlayış ve de yaklaşım sergilenmektedir. Bir defa söz konusu kitap kuru bir tarihi tespit olmaktan öteye, çalışmasını tesmiye ettiği kavramlar açısından tarih ilmini vak'anın çoğulu olarak vukuat yine bu vukuatın sonucunu ortaya koymak açısından da netice kelimesinin çoğulu olan netayic yani neticeler. Binaenaleyh anlaşılacağı veçhesiyle sadeleştirilecek olduğunda olaylar ve kısacası bu olayların sonuçları.
Malum âlileriniz olduğu gibi bu güne kadar tarih ilmine vukuat anlayışıyla yaklaşım gösteren ve hatta bu anlayışını nirengileştirerek bir kitaba başlık yapabilme cüretini saygıyla anlamak gerektiği kanaatindeyim. Bizler halk arasında bir vukuatın var mı olarak değerlendirdiğimiz bu ifadeyi daha çok milli vezaifimiz olan askerlik diliminde bolca istimal edip hep kullana gelmişizdir. Bazı mahlûklar adeta sırf vukuat işlemek için halk edildiklerini farz ederek onların bütün hayat seyirleri hep vukuat işlemek ve hatta vukuat işletmekle muvazzaf olduklarından ötürü bu negatif amelleri ve bu amellerin tekerrür etmemeleri babından bu mahlukatın edna amellerini kaleme almak belki vacip olabilir. Ancak ameli aidiyetten bile olamayıp birilerine saldırılırken eğer söz konusu mazlumatın hayata tekrar dönüp tehlike arz etme şansı yoksa durumdan vazife çıkarıp saldırıya geçerler.
Fakat tarih bu zavallıları bir türlü kaydetmemekte kararlı olduğundan naşi tarihten günümüze kadar idamla tecziye edilenlerin ve hatta bu uygulamaya karar veren otoriteden de kayıt düşüldüğü halde ara eleman olarak görev yapan hiçbir infaz muvazzafı ki infaz memurları bile yufka kalplilik gösterip aflarını dileyerek üç beş kuruş ücret mukabilinde bazı esmer insanların sonipi çekebildiklerini misallendirecek olursak Adnan Menderes'i ve onu idam eden otoriteyi herkesin bildiği ve kayıt altına düşüldüğü halde son ip çekenlerin pek de esamesi okunmayıp kayda değer bulunmadığını hepimiz fehmetmekteyiz.
Mustafa Nuri Paşa'nın "Netayic'ül Vukuat" eserinin bize tevarüs etmesi ve günümüzün güzel ve anlaşılabilir Türkçesine kazandırılmasını sağlayan Prof. Dr. Neşet Çağatay Beyin bu çalışmasında özellikle iki hususiyet dikkatimi çekmektedir. 1) Bütün hadisatın birer vukuat olarak telakki edilmesi, 2) Doğruların zaten doğru olması hasebiyle bunların fazlaca irdelenmediğini, ancak yanlışların netayiçte bir bakıma Osmanlının akıbetine mal olduğunu zımnen zapt-ı rapt altına almaktadır. Meseleye bu zaviyeden bakıldığında esas perspektif yakalanmış olacaktır. 600 sene bir devletin hele, hele imparatorluk kültürünü müteselsilen sürdüren bir milletin veya anlayışın tesis ettiği devletler için fazla da bir zaman dilimi olmasa gerektir. Kanaatimce bu kitaba tarihçilerden çok sosyologların rağbet etmesinin sosyal tarih açısından çok önemli ve verimli olacağı düşüncesindeyim.
Netayic'ül Vukuat her ne kadar bir tarihi eser olma vasfı ve bir imparatorluğun derç edilmesini üstleniyorsa da bizin buradan şu sonuçlara varmamız gerekmektedir. Dünyanın en kudretli imparatorluklarından olan Osmanlı oğlu hanedanının bile zaafa düşüp tarih sahnesinden silinebilmesinin kişisel olarak herkesi düşündürmesi ve hiçbir mahlûkun kendisinde kudret vehmedip yenilemez, ezilemez, yok demez zannetmemesi, çünki herkesin ve her mahlûkatın mutlaka bir yedeği vardır.
Mezarlıklarımız da bunun en bariz örneklerindendir. Anadolu'muzun hangi mezarlığını gezip mezar taşlarını okursanız orada ne kadar eşrafın, beyin, itibarlı ve itibarsız insanların ki bu itibar tamamen göreceli bir değerlendirme olup haddizatında kimin hak divanında kıymetli ve yine kimin kıymetsiz olduğunu aslında herkes bilir de işine gelmediği için sürekli idare-i maslahatta bulunup güçlü vehmettiği tarafta endam eyleyip öbür taraftan da mazlum ve mağdur zannettiği gurebayı da hep gözetim altında tutar. Vaktaki Obama gibi köle zencilerin torunu başkan seçilince hemen herkes insan hakları havarisi kesilip zencilerin birinci sınıf adam olduklarını dillendirmeye başlarlar.
Neticeten tarihten günümüze kadar Müslümanların birbirlerini katledip kanlarını döktüğü kadar ötekinin bize zarar vermediğini bildiğim kadar, bu vesileyle Allah'ın Müslümanlara niçin kudret vermediğini fehmetmekteyim. Yine Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi gündüzün geceye muhtaç olması kadar bizim de ötekine o kadar muhtaç olduğumuzu göz önünde bulundurarak kendimize çekidüzen verebileceğimizi düşünüyorum. Çünkü çoğunluğun veya hazırunun hepsini Müslümanların oluşturduğu bütün ortamların Müslüman siluetli ancak derununda münafıklıkta zirve yapmış mahlûkatın insanları ustaca ikna edip mukalete yaptırıp zevkle seyrettikleri; eğer buna yönetim veya kanunlar müsaade etmiyorsa post modern yöntemler ve bilişim çağının bütün imkânları kullanılarak her taraf ifsat edilebilmektedir. Ama hazin olanın bu aldatılan insanların makablinde, ahirinde ve mabeyninde tren katarı kadar hak edilmemiş ucube kariyerlerin endam etmesi; hâlbuki Hucurat suresi ayet 6'da birisi size bir bilgi getirdiğinde tarafları dinlemeden karar vermeyin denilmemiş miydi? Bu ayeti teaddüden hatırlatacağız. Çünkü bigâne kalınan en önemli konu bu olsa gerektir kanaatindeyim.
Son zamanlarda edindiğimiz acı tecrübeler insanların dini, mezhebi, rengi, cinsiyeti, dili falan değil sadece ve sadece üniversal kurallara uyum göstermeleri ve ahlaklı olmaları pek tabiidir ki her mensubiyetin de bir ahlaki anlayışı olacaktır. Burada da yine dünya insanlığının ortak değeri olan kimsenin bir başka kimsenin hukukunu ihlal etmemesi, yani destursuz bağa girilmemesi hadisesinden ibarettir. Ama heyhat ki ahir zaman mümininin genellikle fiziki amelleri bir reklam aracı olarak sergileyip sureta tanrısal mahlûk olduğunu ispatlamak için elinden geleni ardına bırakmadığı halde başta kendi şahsi ve süfli arzu ve menfaatleriyle aidiyet kesbettiği camiasının menfaatlerini ilahi bir kural olarak ortaya koyup bu serüvende de tezellümü tabii bir hak görüp gerek fiziki ve gerekse psişik mücadeleyi bir ubudiyet ilkesi olarak yaşarken tek dikkat ettikleri düsturun yollarına çıkabilecek ve kendileri için tehlike çanı çalabilecek mahlûkatı tespit ve bunlarla görev ve nimet paylaşımını aksatmamaktır.
Hülasa eğer bir cihan imparatorluğu bile vukuat işleyip encamını hızlandırabilmişse mahlûkatın en zavallı üyesi olan insanatın bütün plan, yalan, desise ve ahlaki problemlerinin eninde sonunda inandırıcılık vasfını kaybedebileceğini ve böylece işlenen her vukuatın sonumuzu hazırlayacağını unutmamak gerekir. Eğer birileri yalan, iftira ve tezviratta ısrar edip kendi asli vezaifi olan kalem sürtmeyi unutmuşsa buyurun cenaze namazına diyoruz. Çünkü bir insanı en fazla üç defa aldatabilirsiniz; ondan sonra insanlar size inanmazlar sadece inanıyormuş gibi görünürler. Vesselam.